bir kırık sandalye bir de kırık ay ışığı evimin salonunda
gençlik sesleri yükseliyorken dışarıda
sokağımdan bozacı geçti
çağırmak istedim severdik ezeldendir çağırmadım.
masanın üstünde duran çalar saat ne zamandır orada bilemedim ama sesi beterdi
hatırlatmaya yetti kendini ansızın elim televizyon masasında
kapı aralandı toz bulutu işte
küpemi düşürdüm eşikte bulamadım nedense
mutfağa doğru yürüdüm
içeride bir yığın bardak
ne zaman içtim hatırlayamadım
yine de ellemedim
bir aynam var dedemden kalmış
göstermese de hatırası var şimdiye kadar gösterdiklerinde...
zil çaldı..
sessizdi..
sendeledim..
yürüdüm..
aralanırken kapı odamdan giden bir ışığı gördüm
üzüldüm...
sessizdi...
çöpleri toplamaya gelen Yadigar Bey gibi yere bakarak
ellerindeki umutları yere bırakarak
yüzümde bitti bakışları...
bakışların yolculuğu hep aynı yerde mi biterdi,
bilemedim.
sendeledim...
O sustu ve ben yolculuk yapmayalı uzun süre oluyordu...
alfabeyi kullanmak her yiğidin harcı değildir dedim,
harflerden kelimeleri
kelimelerden sözleri
sözlerden ise anlamları çıkarmak dedim...
bakışları yolculuğunu bitirdiği yerde kaldı...
Ve ben yine sendeledim...
O sustu ve o susarken ben susturdum!
susturmak zorunda olduğum o kadar çok şey vardı ki susturdum...
Ve o Ve ben ve yaşlanmış ellerim,
Ve ağırlaşan bedenim,
yıllara dayanmaya dayandırılan bedenlerim ve hep bedellerim,
dolaplardan fışkıran izmaritlerim ve krizlerde maruz kelimesine dayanan masa sandalye ayaklarım
arada birde odamı ziyaret eden ışıklarım,
hepimiz baktık ona
Tek kelime etmeden susturduk!
kulağımda kalan tek ses ise;
Ardımdan kapanan kapının sesi oldu
yıllar öncesinden yer etmiş olsa bile...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder